Share This Article
İlişkilerde bitmeyen kavga aslında çocuklukta eksik kalan hangi ihtiyacın tekrar tekrar aranmasıdır?
Neden Hep Aynı Kavgayı Ediyoruz?
Bir çift düşünün. Konu değişiyor, ton aynı kalıyor. Bazen tatil planı yüzünden, bazen bulaşık yüzünden, bazen hiçbir şey yüzünden tartışıyorlar. Ertesi gün barışıyorlar. Bir hafta sonra aynı sahne, başka bir kılıfla geri dönüyor.
Kendi ilişkinizde böyle bir döngü var mı? Aynı cümleyi farklı kelimelerle kaç kez söylediniz: “Beni anlamıyorsun.”
Amerikalı psikanalist Hans Kohut, kariyerinin büyük bölümünü tam da bu soruya ayırdı: İnsanlar birbirinden gerçekte ne istiyor? Ve bu istek neden bu kadar zor karşılanıyor?
Kohut’un geliştirdiği Self Psikolojisi (Kendilik Psikolojisi), bu soruya klasik psikanalizden farklı bir yerden bakar. Ona göre çiftler arasındaki çoğu çatışmanın altında, cinsellik ya da güç mücadelesinden önce, çok daha sessiz bir şey yatar: Çocuklukta tam olarak karşılanmamış bir duygusal ihtiyacın, yetişkin bir ilişkide yeniden aranması.
Bu yazıda bu fikri, teknik bir ders havasına sokmadan, günlük hayattan örneklerle açacağız.
Hans Kohut Kimdir ve Self Psikolojisi Nedir?
Hans Kohut, 20. yüzyılın ortalarında Chicago’da çalışan bir psikanalisttir. Kariyerinin başında klasik Freudyen çizgide ilerlerken, kliniğe gelen bazı danışanların bu çerçeveye tam oturmadığını fark eder. Bu kişiler bastırılmış cinsel arzulardan çok, sürekli bir boşluk hissinden, kırılgan bir özgüvenden, “ben yeterli miyim” sorusundan muzdariptir.
Kohut bu gözlemlerden yola çıkarak Self Psikolojisi’ni geliştirir. The Analysis of the Self (1971) ve The Restoration of the Self (1977) adlı eserlerinde bu kuramı sistemli hâle getirir. Ölümünden kısa süre önce yayımlanan How Does Analysis Cure? (1984) ise kuramın olgunlaşmış hâlini yansıtır.
Kohut’un temel iddiası şudur: İnsan, bebeklikten itibaren sağlam ve tutarlı bir “kendilik” (self) duygusuna ihtiyaç duyar. Bu duygu tek başına gelişmez. Başka insanların bize verdiği belirli duygusal deneyimler sayesinde şekillenir.
Peki bu “kendilik” tam olarak nedir?
Self Nedir? Kendilik Duygumuzun Temelleri
Kohut’ta self, kişiliğin merkezinde duran, kendimizi bir bütün ve süreklilik içinde hissetmemizi sağlayan yapıdır. Sabah uyandığınızda hâlâ “siz” olduğunuzu hissetmeniz, zor bir günün ardından kendinizi toparlayabilmeniz, bir eleştiri aldığınızda paramparça olmadan devam edebilmeniz; bunların hepsi sağlam bir self’in işidir.
Ama bu yapı doğuştan tam gelmez. Bir çocuğun kendilik duygusu, çevresindeki yetişkinlerin ona verdiği belirli tepkilerle inşa edilir. Yeterince tutarlı bir şekilde görülen, duyulan ve desteklenen çocuk, zamanla kendi başına ayakta durabilen bir kendilik geliştirir.
Peki bu süreçte diğer insanların rolü tam olarak nedir? İşte burada Kohut’un en özgün kavramı devreye girer.
Selfobject (Kendilik Nesnesi) Kavramı
Kohut, bebeklik ve çocuklukta bize belirli işlevleri gören kişilere “selfobject” (kendilik nesnesi) der. Bu kişi genellikle bir ebeveyndir, ama işlev gören her yakın kişi bu rolü üstlenebilir.
Selfobject, bizim dışımızdaki biri olsa da, psikolojik olarak kendiliğimizin bir uzantısı gibi deneyimlenir. Bir bebek için anne, ayrı bir insan değil, kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir parçadır. Yetişkinlikte bu ayrım netleşir, ama işlevin izi kalır: Eşimiz, yakın arkadaşımız, hatta bazen bir terapist, bize belirli bir duygusal işlevi gördüğü sürece bir selfobject gibi çalışabilir.
Kohut’a göre bu işlevlerin üç temel türü vardır: aynalanma, idealleştirme ve ikizlik. Şimdi bunlara tek tek bakalım.
Aynalanma İhtiyacı: “Beni Görüyor musun?”
Aynalanma, en basit hâliyle şudur: Bir çocuk bir şey yaptığında, gözlerinin içine bakan birinin gözlerinde kendi değerini görmek ister. “Bak, bunu ben yaptım!” diyen bir çocuğun asıl beklediği şey, o anda karşısındaki yüzde beliren gurur ve heyecandır.
Bu ihtiyaç yetişkinlikte kaybolmaz, sadece biçim değiştirir. Bir eşin işten yorgun eve gelip “bugün çok yoruldum ama şu projeyi bitirdim” demesi, aslında bir aynalanma talebidir. Karşısındaki kişi “harikasın” demese bile, sadece dikkatle dinlese, gözünün içine baksa, bu ihtiyacın büyük kısmı karşılanır.
Peki sizi hiç kimse görmediğinde ne oluyor? İşte tam burada “eşim beni hiç anlamıyor” cümlesi devreye giriyor. Bu cümlenin çoğu zaman gerçek anlamı, “olayları anlamıyorsun” değil, “beni önemli bir şey yaparken görmüyorsun”dur.
Siz de bir tartışmanın ortasında, aslında haklı olup olmadığınızdan çok, görülüp görülmediğinizi mi merak ediyorsunuz?
İdealleştirme İhtiyacı: “Yanımda Güçlü Biri Olsun”
İkinci ihtiyaç, aynalanmanın tam tersi bir yönde çalışır. Çocuk, bu sefer kendisine değil, güçlü ve sakin gördüğü bir yetişkine bakar ve o kişinin sakinliğinden pay almak ister. Fırtınalı bir gecede babasının elini tutan çocuk, “her şey yoluna girecek” hissini kendi içinde değil, o elin sıcaklığında bulur.
Kohut buna idealleştirme ihtiyacı der. Yetişkinlikte bu ihtiyaç, eşimizin kriz anında sakin kalmasını, bir karar anında güvenilir görünmesini bekleme şeklinde ortaya çıkar. “Sen olmasan ben bu işin altından kalkamazdım” cümlesinin arkasında bu ihtiyaç vardır.
Sorun, eşin her zaman güçlü ve sakin olamayacağıdır. Eş de yorulur, eş de kaybolur. Tam o anda “beni hayal kırıklığına uğrattın” hissi doğar. Bu cümleyi kurarken, aslında çocukken güvenmek istediğiniz ama tam güvenemediğiniz bir figürü mü hatırlıyorsunuz?
İkizlik (Twinship) İhtiyacı: “Benim Gibi Biri Var mı?”
Üçüncü ihtiyaç daha az bilinir ama az önemli değildir. Kohut buna twinship, yani ikizlik ya da benzerlik ihtiyacı der. Bu, bir insanın “benim gibi biri var, yalnız değilim” hissine duyduğu ihtiyaçtır.
Bir çocuğun ebeveyniyle aynı işi yapması, aynı takımı tutması, aynı şakayı anlaması, ona “biz aynı türdeniz” güvenini verir. Yetişkinlikte bu ihtiyaç, eşle ortak bir dünya görüşü, ortak bir mizah anlayışı, “sen de böyle mi düşünüyorsun” cümlesinde ortaya çıkar.
Bu ihtiyaç karşılanmadığında kişi kendini tuhaf bir şekilde yalnız hisseder, evde bile. “Onunla aynı odadayım ama farklı gezegenlerdeyiz” hissi, çoğu zaman bu ihtiyacın karşılanmadığının işaretidir.
Şimdi kendinize sorun: İlişkinizde en çok hangisini arıyorsunuz? Görülmeyi mi, güvenilir birine yaslanmayı mı, yoksa “sen de mi öyle hissediyorsun” diyebileceğiniz birini mi?
Empatik Başarısızlık Nedir, Neden Kaçınılmazdır?
Kohut’un kuramında en yanlış anlaşılan kavramlardan biri, empatik başarısızlıktır. Bu kavram, kötü bir ebeveynlik ya da kötü bir eşlik anlamına gelmez. Tam tersine, Kohut bunun kaçınılmaz ve hatta gerekli olduğunu söyler.
Hiçbir ebeveyn, hiçbir eş, karşısındaki kişinin her anını, her ihtiyacını mükemmel bir şekilde okuyamaz. Bu imkânsızdır. Kohut’a göre önemli olan, bu küçük başarısızlıkların “optimal” kalmasıdır; yani kişiyi ezmeyecek kadar küçük, ama kendi başına dayanma kasını geliştirecek kadar gerçek olmasıdır.
Sorun, bu başarısızlıkların çok büyük, çok sık ya da hiç onarılmadan bırakıldığı zaman başlar. Çocuk sürekli görülmediğinde, sürekli yalnız bırakıldığında, sürekli eleştirildiğinde, bu ihtiyaçlar tatmin edilmemiş olarak kalır ve kişilik yapısının içine, sanki hiç kapanmamış bir boşluk gibi yerleşir.
Sizce sizin çocukluğunuzda hangi ihtiyaç en sık “optimal” seviyeyi aşıp gerçek bir eksikliğe dönüştü?
Çocuklukta Eksik Kalan İhtiyaçlar Yetişkinlikte Nereye Gider?
Kohut’a göre bu eksik ihtiyaçlar kaybolmaz. Yetişkin hayatta, özellikle en yakın ilişkilerde, tekrar tekrar aranmaya devam eder. Çünkü self, gelişimini tamamlamak için hâlâ o eksik selfobject deneyimine ihtiyaç duyar.
Bu yüzden bir yetişkin, eşinden bilinçli olarak talep etmese bile, içten içe onun kendisini anlamasını, desteklemesini, takdir etmesini bekler. Bu beklenti mantıksız değildir; tam tersine, hepimizin taşıdığı, insan olmanın bir parçasıdır.
Ama burada bir kırılma noktası vardır: Çocuklukta karşılanmamış ihtiyaç ne kadar büyükse, yetişkinlikte bu ihtiyacın eşten talep edilme şiddeti de o kadar artar. Eş, sıradan bir hatasında bile, adeta çocukluktaki o eski eksikliğin tamamını temsil eden biri hâline gelebilir.
Bu yüzden bazı tartışmalar, konunun büyüklüğüyle orantısız görünür. Küçük bir söz, neden bu kadar büyük bir kırgınlığa yol açıyor diye kendinize hiç sordunuz mu?
“Eşim Beni Anlamıyor” Cümlesinin Arkasındaki Gerçek İhtiyaç
Bu cümle, ilişki terapisinde en sık duyulan cümlelerden biridir. Kohutçu bakış açısıyla bu cümle genellikle iki farklı ihtiyacı işaret eder.
Birincisi, aynalanma ihtiyacının karşılanmamasıdır. Kişi, kendi iç deneyiminin eşin gözünde bir karşılık bulmadığını hisseder. “Anlatıyorum ama sanki duymuyor” cümlesi buna işaret eder.
İkincisi, daha derin bir katmanda, çocukluktaki bir figürle kurulan ve hiç tamamlanmamış bir bağlantı arayışıdır. Kişi bazen farkında olmadan, eşinden, annesinin ya da babasının vermediği bir şeyi ister. Eş bunu veremediğinde, hayal kırıklığı asıl kaynağından çok daha büyük bir öfkeyle yaşanır.
Burada dikkat edilmesi gereken bir şey var: Bu durum, eşin gerçekten dikkatsiz ya da ilgisiz olmadığı anlamına gelmez. Bazen eş gerçekten de ilgisizdir. Kohut’un katkısı, ikisini ayırt edebilmemizi sağlamasıdır.
“Beni Görmüyor”, “Eleştiriyor”, “Takdir Etmiyor”: Günlük Cümlelerin Kohutçu Okuması
Günlük hayatta duyduğumuz birçok yakınma cümlesi, aslında selfobject ihtiyaçlarının farklı görünümleridir.
“Eşim beni görmüyor” cümlesi, çoğunlukla aynalanma ihtiyacının karşılanmadığını gösterir. Kişi, kendi varlığının fark edildiğine dair bir işaret arar; büyük bir jest değil, küçük ve tutarlı bir dikkat ister.
“Beni sürekli eleştiriyor” cümlesi ise biraz daha karmaşıktır. Bazen gerçek bir eleştiri kültürünü işaret eder. Bazen de kişi, aslında olağan bir geri bildirimi, çocukluktaki kırılgan özsaygısının merceğinden geçirerek çok daha ağır algılar. Küçük bir yorum, sanki bütün benliğe yönelmiş bir saldırı gibi hissedilir.
“Neden beni takdir etmiyor?” sorusu, aynalanma ile idealleştirmenin kesiştiği bir noktadır. Kişi hem görülmek hem de değerli bulunmak ister; bu ikisi birlikte geldiğinde özsaygı güçlenir.
“Neden hep ben mücadele ediyorum?” cümlesi, genellikle idealleştirme ihtiyacının karşılık bulmadığını gösterir. Kişi, yaslanabileceği güvenilir bir omuz ararken, kendini hep taşıyan taraf olarak bulur.
“Neden hiçbir zaman yeterli hissetmiyorum?” ise belki de en derin katmandır. Bu cümle, çoğunlukla dışarıdan gelen bir eksiklikten değil, çocuklukta yeterince aynalanmamış, yeterince onaylanmamış bir kendilik duygusundan kaynaklanır. Eş ne kadar çabalarsa çabalasın, bu boşluk bir türlü dolmaz gibi görünür.
Bu cümlelerden hangisi size tanıdık geldi? Belki birden fazlası aynı anda tanıdık geliyordur.
Neden Hiçbir Eş Bu Boşluğu Tam Dolduramaz?
Burada Kohut’un kuramının belki de en rahatlatıcı, ama aynı zamanda en zor kabul edilen tarafına geliyoruz: Hiçbir eş, çocuklukta karşılanmamış ihtiyaçların tamamını üstlenemez.
Bunun birkaç nedeni vardır. Birincisi, yetişkin bir ilişkide iki kişi de birbirinden aynı anda selfobject işlevi bekler. Siz eşinizden aynalanma beklerken, o da sizden aynı şeyi bekliyor olabilir. İki taraf da “önce beni gör” dediğinde, ikisi de görülmemiş hisseder.
İkincisi, yetişkin bir eş, ebeveyn gibi sınırsız bir sabra sahip değildir. Kendi yorgunluğu, kendi geçmişi, kendi ihtiyaçları vardır. Bir ebeveynin çocuğa sunduğu türden, koşulsuz ve tek yönlü bir dikkat, eşler arasında sürekli mümkün değildir.
Üçüncüsü, ve belki en önemlisi, çocukluktaki eksiklik zamanında oluşmuş bir yaradır. Bu yara, yetişkin bir ilişkide iyileştirilebilir, yumuşatılabilir, ama sıfırlanamaz. Kohut’un kendisi bile analitik sürecin amacının geçmişi silmek değil, kişinin kendi kendine daha fazla dayanabilmesini sağlamak olduğunu vurgular.
Bu yüzden bir eşten “beni tamamen anla, tamamen tamamla” beklemek, aslında imkânsız bir görevi ona yüklemek anlamına gelir. Peki siz eşinizden, bilmeden, imkânsız bir şey mi bekliyorsunuz?
Kohut’u Bowlby, Freud ve Şema Terapi’den Ayıran Nokta
Kohut’un fikirlerini daha net görebilmek için, kısaca komşu kuramlarla sınırını çizmek faydalı olur.
John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı, çocuğun bakım veren kişiyle kurduğu güvenlik ilişkisine odaklanır ve bağlanma stillerini (güvenli, kaygılı, kaçıngan gibi) merkeze alır. Kohut ise bağlanma güvenliğinden çok, kendiliğin iç yapısının nasıl şekillendiğine, yani aynalanma, idealleştirme ve ikizlik gibi belirli işlevlerin kişilik gelişimine etkisine odaklanır. İkisi örtüşen noktalara sahip olsa da, Kohut’un vurgusu doğrudan “self”in bütünlüğüdür.
Sigmund Freud’un klasik kuramı, dürtüler, bilinçdışı çatışmalar ve savunma mekanizmaları üzerine kuruludur. Kohut, kariyerinin başında bu çizgide çalışsa da, sonradan bunun bazı danışanları açıklamakta yetersiz kaldığını düşünerek kendi yolunu çizmiştir. Self Psikolojisi, dürtü merkezli değil, ilişki ve deneyim merkezli bir kuramdır.
Şema Terapi ise daha sonra geliştirilen, bilişsel davranışçı temelli bir yaklaşımdır ve erken dönem “şemaların” (örneğin terk edilme şeması, yetersizlik şeması) yetişkin hayattaki tekrarını ele alır. Kavramsal olarak Kohut’un fikirleriyle bazı paralellikler taşısa da, yöntem ve kuramsal kökeni farklıdır.
Bu kısa karşılaştırma, Kohut’un kuramını diğerleriyle karıştırmamak, onun kendine özgü katkısını netleştirmek içindir.
Bu Farkındalık İlişkiyi Nasıl Değiştirir?
Kohut’un bakış açısını bilmek, ilişkideki kavgayı bir anda bitirmez. Ama bir şeyi değiştirir: Kavganın altında yatan gerçek ihtiyacı görmeyi kolaylaştırır.
Bir eşin “beni anlamıyorsun” demesi, aslında “şu an beni görmeni istiyorum” demek olabilir. “Neden beni takdir etmiyorsun” sorusu, aslında “değerli olduğumu hissetmem lazım” anlamına gelebilir. Bu farkı görebilmek, tartışmayı bir suçlama alanından, bir ihtiyaç alanına taşır.
Bunu fark eden çiftler, aynı anda hem kendi çocukluk ihtiyaçlarını hem de eşlerinin ihtiyaçlarını görmeye başlar. Bu, tartışmayı otomatik olarak bitirmez, ama tonunu değiştirir. “Sen bana bunu neden yapıyorsun” sorusu yerine, “bu bende neyi harekete geçiriyor” sorusu gelir.
Siz de bir sonraki tartışmanızda, “bu an bende hangi eski ihtiyacı uyandırdı” diye sorabilir misiniz?
Sağlıklı İlişki: Tamamlamak Değil, Anlamak
Burada önemli bir yanlış anlamayı düzeltmek gerekir. Kohut’un kuramı, “eşinizi terapi ediniz” ya da “eşinizin çocukluğunu siz tamamlayınız” demez. Tam tersine, bu tür bir beklenti, ilişkiyi bir tedavi ilişkisine dönüştürür ve genellikle ikisini de yorar.
Kohut’un vurguladığı şey, karşılıklı anlayıştır. Bir eşin, diğerinin neden bu kadar hassas olduğunu, neden belirli sözlerin bu kadar ağır geldiğini anlaması; bunu bir zayıflık olarak değil, bir geçmişin izi olarak görmesi. Bu anlayış, tam bir onarım sağlamasa da, ilişkideki güveni büyük ölçüde artırır.
Sağlıklı bir ilişkide taraflar birbirini tamamlamaya çalışmaz. Birbirinin eksik kalan yönlerini görmeye, adlandırmaya ve saygı duymaya çalışır. Bu, küçük ama köklü bir fark yaratır.
İlişkilerimiz Bazen Çocukluktaki Eksik Parçalarımızı Görünür Kılar
İlişkilerimiz bazen çocuklukta eksik kalan parçalarımızı görünür hâle getirir. Ancak hiçbir eş, çocuklukta karşılanmamış bütün ihtiyaçlarımızı tek başına tamamlayamaz. Sağlıklı ilişki, birbirini iyileştirmeye çalışmak değil; birbirinin eksik kalan yönlerini anlayabilmekle başlar.
Bu cümleyi bir kez daha okuyun. Belki de bugüne kadar eşinizden beklediğiniz şey, onun elinde olmayan bir şeydi. Bu, eşinizin değersiz olduğu ya da sizin fazla istekli olduğunuz anlamına gelmez. Sadece, bazı ihtiyaçların kökeninin çok daha eskiye, çok daha erken bir zamana ait olduğu anlamına gelir.
Bu farkındalık kendi başına acı vericidir. Ama aynı zamanda özgürleştiricidir. Çünkü eşinizi suçlamaktan ya da kendinizi yetersiz bulmaktan çıkıp, “bu ihtiyaç nereden geliyor” diye sorabilme alanı açar.
Eğer bu yazıyı okurken kendi ilişkinizde tanıdık bir şeyler hissettiyseniz, bu farkındalığı tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Bir uzmanla konuşmak, bu eski ihtiyaçların nereden geldiğini ve bugün ilişkinizi nasıl şekillendirdiğini birlikte görmenin güvenli bir yoludur. Bu, bir eksiklik itirafı değil, kendinize ve ilişkinize gösterdiğiniz bir özendir.
Kaynakça
Goldberg, A. (1988). A fresh look at psychoanalysis: The view from self psychology. The Analytic Press.
Kohut, H. (1971). The analysis of the self: A systematic approach to the psychoanalytic treatment of narcissistic personality disorders. International Universities Press.
Kohut, H. (1977). The restoration of the self. International Universities Press.
Kohut, H. (1984). How does analysis cure? University of Chicago Press.
Lichtenberg, J. D. (1989). Psychoanalysis and motivation. The Analytic Press.
Strozier, C. B. (2001). Heinz Kohut: The making of a psychoanalyst. Farrar, Straus and Giroux.
Tolpin, M. (2002). Doing psychoanalysis of normal development: Forward edge transferences. The Psychoanalytic Study of the Child, 57(1), 167–190.
Wolf, E. S. (1988). Treating the self: Elements of clinical self psychology. Guilford Press.

